15 Ekim 2012 Pazartesi

Samannyolu ile ilgili iddialar

Benim kafam karıştı, bi de siz uğraşın:))

Samanyolu'nun sözleri annemin!


'Samanyolu' karıştı... Müjde Ar, Berkant'la özdeşleşen şarkının bilinenin aksine Metin Bükey'e ait olmadığını söyledi: Samanyolu'nu annem Aysel Gürel ile üvey babam Teoman Alpay birlikte yazdı

Geçen gün hayatını kaybeden Berkant'la anılan Samanyolu şarkısıyla ilgili ortalığı karıştıracak açıklama...

Önceki gün CNN Türk'te Enver Aysever'in sunduğu 'Aykırı Sorular' programına konuk olan ünlü oyuncu, şarkının sözlerinin sanıldığı gibi Metin Bükey'e ait olmadığını söyledi. İşte Ar'ın açıklamaları:

- SAMANYOLU parçasının gerçek bestecisi üvey babam olan Teoman Alpay'dır. Sözlerini annemle birlikte yazdılar.

- İKİSİNİN birlikte yazdığı şarkının besteye dönüştüğünü biliyorum.

- TEOMAN abi çok içki içen bir insandı. Bir gün bir sarhoş masasında para karşılığı Metin Bükey'e besteyi sattı.

- BU yüzden büyük bir kavga çıkmıştı. Para için değil, annem 'Müşterek bir emeğimiz var burada, hangi hakla veriyorsun' diye kızmıştı.

- TESCİL olduktan sonra şarkı patladı. Metin Bükey bu işten çok para kazandı. Teoman abinin de parasızlığını bildiği için Atikalideki eve gelip, para veriyordu.

Samanyolu şarkısı ilk kime teklif edilmişti?


3 Ekim 2012

"Samanyolu şarkısının ilginç hikâyesini yazmak ne zamandır aklımdaydı. Herkes gibi benim de çok sevdiğim bu şarkının ilginç hikâyesinin bende kalmasından rahatsızlık duyuyordum."Adnan Ekinci, 19 Şubat 2005'te Radikal gazetesi için kaleme aldığı yazıda Samanyolu şarkısının ilginç öyküsünü anlattı. Şarkının söz yazarı Teoman Alpay'ın ölümü ile gündeme gelen "Şarkının bestecisi kim" tartışmasını hatırlatan Ekinci, "Konuyla ilgili olarak şu ana kadar görüş bildirenlerde, ağırlıklı olarak bestecinin Alpay olduğuna ilişkin bir kanaat var. Gördüğüm kadarıyla Metin Bükey'e haksızlık yapılıyor. Bu konuda bildiklerimi aktarmamın bir faydası olur mu bilmiyorum ama en azından hep yazmayı düşündüğüm bu güzel şarkının oldukça ilginç hikâyesinin ben de saklı kalmamasına vesile olacaktır" ifadelerini kullandı. Ekinci, yazıda şarkının hikayesini şöyle anlattı:

SAMANYOLU

Sen kalbimin mehtabısın güneşisin

Sen ruhumun vazgeçilmez bir eşisin

Bir şarkısın sen ömür boyu sürecek

Dudaklarımdan yıllarca düşmeyecek

Ruhum senin kalbim senin ömrüm senin

Yıllar geçse ölmeyecek bende sevgin

Bir şarkısın sen ömür boyu sürecek

Dudaklarımdan yıllarca düşmeyecek

Uzaklara kaçıversek seninle biz

Birgün elbet göze gelir bu sevgimiz

Bir şarkısın sen ömür boyu sürecek

Dudaklarımdan yıllarca düşmeyecek

"1960'lı yılların ortasında Hülya Koçyiğit ile Ediz Hun'un oynadığı, Erman Film tarafından çekilen Samanyolu filmi büyük ilgi görmüş, haftalarca vizyonda kalmıştı. Film izleyenler, sinemadan çıktıktan sonra önlerine ilk çıkan 'plakçı' dükkanlarına girerek, Samanyolu şarkısının plağını sormaya başlamıştı. Bu beklenmedik gelişmeyi öğrenen Hürrem Erman, filmin müziğini yapan Metin Bükey'i yanına çağırarak, bu fırsatı kullanmasını, acele plak yapmasını önermişti. Tezcanlılığı ile ünlü olan Metin Bükey, Hürrem Bey'in yanından ayrıldıktan sonra Teoman Alpay'ı bulmuş, şarkı sözü yazması için önlerine çıkan ilk meyhaneye oturmuşlardı.

TİMUR SELÇUK ŞARKIYI ALATURKA BULMUŞ

"Güfte yazma konusunda olağanüstü bir yeteneği olan Alpay, müziğe uygun sözleri rakı masasındaki peçete kağıtlarına yazmakta fazla zorlanmamıştı. Ne var ki, romanın ve filmin adı olan 'Samanyolu' kelimesini şarkıya uyarlamakta zorlanıyorlardı. Ney yapsalar, ne etseler olmuyordu. Şarkıya uygun sözleri çok kısa sürede bulmuşlardı ama, saatler geçtiği halde bu engeli bir türlü aşamıyorlardı. Oysa Metin Bükey'in çok acelesi vardı, bir an önce plakçı firmasına gitmek için sabırsızlanıyordu. Sonunda çareyi, 'Samanyolu' kelimesinin şarkı formatında değil, şiir olarak okunmasında bulmuşlardı. Bükey, peçeteleri toplayarak, hemen plakçısının yolunu tutmuştu. Bükey ve plakçısı, şarkının kim tarafından okunacağı konusunda akıllarına gelen ilk uygun isim, o dönemde değişik tarzıyla beğeni toplamakta olan Timur Selçuk oldu. Apar topar Selçuk'u bulmuşlardı ama umdukları ilgiyi bulamamış, büyük bir hayal kırıklığıyla yanından ayrılmışlardı. Timur Selçuk, şarkıyı çok alaturka bulmuş, tarzına uygun görmediği için tekliflerini kabul etmemişti.

"İki kafadar, başka bir yorumcu bulmak için kara kara düşünürken, Vasfi Uçaroğlu Orkestrası'nın solisti olan ve o dönemde adı yeni duyulmaya başlayan Berkant akıllarına geldi. Sevinç içinde birbirlerine sarılıp, Berkant'ı aramaya koyuldular. Kör talih peşlerini bırakmıyordu, Berkant o sırada İzmir Fuarı'nda sahneye çıkıyordu. Şehirlerarası telefon bağlantılarında saatlerce sıra bekleyerek, sonunda Berkant'a ulaşmayı başarmışlardı. Berkant ne olup bittiğini anlamadan İstanbul'a geldi ve kendini kayıt stüdyosunda buldu. Birkaç provadan sonra kayda geçildi ve Berkant aynı gün İzmir'e döndü. Gerisini hepimizi biliyoruz. Samanyolu şarkısı, filmden daha büyük iş yaptı ve dillerde name oldu.

"Gördüğünüz gibi, Samanyolu şarkısının bendeki hikayesi, Erkan Özerman, Aysel Gürel, Müjde Ar'ın anlattıklarından epeyce farklı. Yani Samanyolu, önce bir film müziğiydi. Sonradan üzerine söz uyduruldu. Bu, bestenin Teoman Alpay'a ait olma ihtimalini azaltıyor. Dillere düşmüş bir şarkının, bu kadar tesadüfün bir araya gelmesiyle oluşması çok şaşırtıcı değil mi? Metin Bükey o gün Teoman Alpay'ı bulamayıp, başka bir güfteciyle söz arayışına girseydi... Veya, Timur Selçuk, teklifi kabul etseydi... Yahut Berkant, İstanbul'a gelmek için Vasfi Uçaroğlu'ndan izin alamasaydı, başka bir Samanyolu şarkısı dinliyor olacaktık.

"Her neyse, sonuçta bugün Samanyolu diye bir şarkı var ve hepimiz onu çok seviyoruz. Her duyuşumuzda ve söyleyişimizde, gönlünüzden kopan manevi telif hakkının, gerçek bestecisine ulaştığından emin olabilirsiniz."

24 Mayıs 2012 Perşembe

Leyleği havada görmek

Gördüm! Vallahi de gördüm. İlk olarak yolum Bozcaada'ya düştü. Bu haftasonu Saint Petersburg'a gidiyorum. Sonra Antalya. Sonra Kuşadası. Arada yine Bozcaada ve olursa bayramda da Malta. Hadi bakalım ne kadarını becerebileceğim.

Bozcaada'ya giderken yanıma bir kitap aldım: SOĞUK KORKU diye. Polisiye romanları çok sevmeye başladım ben. 3 günlük seyahatte bitiriverdim. Tavsiye ederim kitabı.

Köylerden geçtim yolda. Çocukluğumdan bu yana ne değişmiş/ne değişmemiş derseniz: dağınık ve sıvasız duvarlar, teneke saksılar duruyor. Araya bir kaç plastik saksı amacıyla imal edilmiş saksılar girmiş Allahtan. Bir mevlüt okunuyordu geçtiğim köyde, 30 yaş üstü kadınlar şalvarlı ve örtülü idi ama bekar kızlar kolkola sokaklarda gülüşerek yürüyorlardı. 20 sene sonra ne olacak acaba diye düşünmeden duramadım.

Bu sene çok yağmur yağdığı ve havalar erken ısındığı için etraf çok yeşildi. Kuşlar da daha mı gürültücü olmuşlar ne:) Şikayetçi değilim. Bozcaada tatilim kucağımdaki 6 köpek eniği ile geçti. Terapi gibiydi. E tabii en güzeli deeee: ANNE YEMEĞİ idi. Çiğ dolmalar, enginarlı baklalar, fırın köfteler, pastırmalı kuru fasülyeler, domatesli bulgur pilavları, domatesli şehriye çorbaları, lokum ekmekleri...

Dönerken de Ezine'den koyun yoğurdu, höşmelim ve köy ekmeği aldım. Değmeyin keyfime...

St Petersburg izlenmimlerimi haftaya yazarım artık.

28 Şubat 2012 Salı

böyle buyurdu moruk!

Bugün 45ime bastım ve dedim ki neler olur yaşlanınca yaziim de çocuklar öğrensin:


-35'ine bastığınızdaki kadar trajik değil, yaşınla barışık oluyorsun ama 45 hissetmediğin için de sorun yok


-hafiften bi kompleks dipten geldiğinden olsa gerek gidip düşük bel, askılı bir pantolon alıp, pazar gününü askılar aşağıda serseri bi pozda geçiriyorsun (şekil 1-a) insanlara inat daha renkli giyiniyorsun


-gerçek ve sözde dostlarını çoktan ayıklamış olduğundan, gerçek dostlar dışındakilerden herhangi bir beklentin olmuyor


-hemen hemen hiç bir şey seni olağanüstü şaşırtmıyor, heyecanlandırmıyor


-hala okuyamadığın kitaplar ve izleyemediğin filmler en büyük derdin oluyor


-cinsel açlığın birazcık terbiye olmuşsa da beyninden guruldama sesleri geliyor


-yemeklerin tadına varıp, aldığın kilolar başına bela oluyor


-mutlaka hayatına ertelediğin bir hobi sokmuş oluyorsun


-ne hikmetse gizli bir yalnızlık duygusu arada içini gıdıklıyor


-çocuklara ve köpeklere bağlanıyorsun


-yazılı ve görsel eserleri analiz eden gözlerle didikliyorsun


-mezar ziyaretleri, kanser hastalıkları korkutmuyor


-dünyayı gezmeye hevesli oluyorsun


-vitamin destekleri, omega3 ve bitkisel çaylar, gözaltı kremleri giriyor hayatına


-kulak kılların başına bela oluyor:D


-yemek pişirmenin keyfine varıyorsun


-çocuk ruhun ve olgun yanın seni daha sevecen kılıyor


-çevrendeki gençlere imrenirken aslında ne kadar dolu yaşadığını ve şanslı olduğunu farkediyorsun


-insanları utandırmaktan korkup o yaşlardaki hallerin aklına geldiğinden çoğu şeyi söylemiyorsun


-sağ kalan annene/babana daha da yaklaşıyorsun

16 Şubat 2012 Perşembe

peeh biz nelerle uğraşıyos, millet neler yapıyo:)



Beethoven’in saçlarından 5 dakikalık beste yaptı
Saç örneklerindeki DNA’larından yararlanılan dünyaca ünlü müzik dehası Ludwig van Beethoven’ın ölümünden yaklaşık iki asır sonra yeni bir beste yapması sağlandı.
İskoç müzisyen Martin Aelred’in uzman bir ekiple işbirliğiyle yaptığı beste, Beethoven’ın bir sevgilisine yazdığı mektuptan sözler eklenerek beş dakikalık bir eser haline getirildi. Projede, “siyamatik” denilen seslerin resmedilmesi tekniği kullanıldı. Buna göre, saç örneklerinden alınan genetik bulgular içerisinde Beethoven’a özel 22 amino asit ayıklandı. Her birine teknikten faydalanılarak bir nota verildi ve notaların çıkardığı titreşimlerin grafiği çıkarıldı. Bu sayede bir bestenin notaları oluşturuldu.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Eskişehir izlenimleri












Var mı buzz gibi bira isteyen?









Bir sokaktan bir sokağa...
















Bodrum katta Kör Hafız'ın evi...




















Porsuk çayı buz tutuyor baksana...



















Buzlu çay...















Devrimin ta kendisi...

17 Ocak 2012 Salı

Bir Zamanlar Anadolu'da


Fotoğraf gözü baskın olan Ceylan, basit dille Anadolu kırsalını, Anadolu insanını, kadınları dillendirmeden, kadınların erkek üzerine etkisini anlatmayı başarmış. Öyle ki filmin başrolünde sanki 4 adam değil, genel bir kadın imajı/gölgesi var. Nasıl ki savaşı göstermeden bir Rüzgar Gibi Geçti çekilebiliyorsa, Ceylan da kadını konuşturmadan bir kadın filmi çekmiş.

Yine uzun sekansları, geniş çekimleri, rüzgarın yatırdığı otları, rüzgarın sesini duyacak insanlar ve yine çok konuşup, tek hamlede eskitmeye çalışacaklar ama filmden çıkaracağınız tek bir sahne bile atmosferi bozacaktır. Öyle ki, bir kişinin kendi hırsı uğruna silkelediği ağaçtan düşürdüğü elmanın yuvarlanıp, dereye ulaşması, suyun akışına kapılması, simgesel gücüyle neredeyse filmi bile özetleyecek güçte. Bu da hiç bir sekansın tesadüfi olmadığını ortaya koymakta.

Filmin kilit sahnelerinde ya telefondan eşiyle konuşan bir eş, ya çay dağıtan masum bir kız ya da derin derin bakan bir anne, erkeklerdeki başkalaşmaya nasıl yol açıyor anlıyoruz.

Kahramanlar, kendileriyle vicdan muhasebeleri yaparken, cinayetle birlikte kendileri de çözülüyor. Hele ki sonlara yakın aynaya yani kameraya/seyircinin gözünün içine bakan doktor, içimizi okumuşçasına ürperiyoruz.

Filme dair diğer bir tespit de tüyler ürpertici bir cinayetin, görevini yapanlar gözünde sıradanlaşması. Öyle ki otoriteyi temsil eden savcı bile cesetle ilgili espiri yapabiliyor. Belki de dayatılan rolleri giydiğimizde bizler de öyle davranırdık diye düşünmeye başlıyor insan.

Kasabaya dair kısırdöngü, zamanın yavaş akması, dedikodunun dinmeyen kazanı ve tüm bu etkenlerin insanlar üzerindeki etkisi de usturuplu olarak filme yedirilmiş.

YENİ OYUNCAĞIM

ŞU SİTEYE GİRİN: http://www.shapecollage.com/online
BLOGUNUZUN LİNKİNİ YAZIN
BİR ŞEKİL SEÇİN YADA BİR YAZI YAZIN
BLOGTAKİ FOTOĞRAFLARINDAN ANINDA KOLAJ YAPSIN(HER FOTOĞRAF TIKLANDIĞINDA BÜYÜK OLARAK DA GÖREBİLİRSİNİZ.)
İŞTE BENİM BLOGUMDAKİLERDEN YAPILMIŞ BİR ÖRNEK

11 Ocak 2012 Çarşamba

OKUMA ATEŞİ



Yüreğime ne zaman düşmüştü okuma ateşi bilmiyorum. Annemin bize mama pişirirken niş şeklindeki ocak yerinin perdesini tutuşturduğunu dinleyerek büyüdüğüme göre, bu güzel alışkanlık annemden miras olmalı. Ama öyle güzel bir ateşti ki okuyacak şey bulamayınca -hele zaman geçmeyen küçük bir kasabadaysan- okunacak şeyi yaratmayı da biliyor insan.

Mesela, komşuların kapılarına atmak için bıraktığı Elele, Cosmopolitan, Hey, Ses, Hayat gibi dergileri bu iş için biçilmez kaftandır. O yılın moda renklerini, çocuğunuz eşcinsel olursa ne yapmanız gerektiğini, Hulusi Kentmen’in kaç filmde oynadığını, hangi yüze ne tür bir göz makyajının yakıştığını bu şekilde öğrenirsiniz. Bir müddet antik değeri de olan bu dergileri saklamanın zevkini tatsanız da anneniz bir bahar temizliğinde veya soba tutuşturma seansında hazinenizi yerle bir edivermiştir. Bir dönem terzilik yapan annemşn Burda dergileri de resimleri ve yaratıcı fikirleriyle yarenlik etmiştir boş zamanlarımda.

Diğer yandan kesekağıdı kullanmayan bakkal veya manavdan gelen ambalaj yapılmış dergi parçalarını okumak bir nebze olsun can sıkıntınızı giderse de ya makale yarım kaldığından, ya da çürük meyve mürekkebi dağıttığından konunun tamamına vakıf olamazsınız. Alabildiğiniz bir damla bilgi, içindeki ezik çileğin kokusuyla beyninize fişlenmiştir artık.

Komşu kızların elden ele geçirdiği Beyaz Dizi, Pembe Dizi gibi erotik-romantik serileri, sizi çiftliğe yeni gelen yakışıklı kahyaya yapılan kaprisler ve erotik oyunlar, ani öpüşlerle oyalayıp ergenliğe geçiş döneminde tuhaf ruh hallerine sürükler. Hormonlarınızın adrenalin pompaladığı bu dönemde harfler, kanınızı daha büyük debi kazandırır. Ama o furyanın diğer kötü yanı da her kitabın bir öğle uykusu zamanında tüketilmesi idi. Oldum olası çabuk tükenen kitaplar beni üzer çünkü.

Dükkan için babamın aldığı tarihi geçmiş gazetelerini okumuştum mesela. Üçüncü sayfa haberleri, bulmacalar, cinsel sorunlar köşesi, Karaoğlan veya Çoban Çantasi gibi serileri, bir kaç gün üst üste yapılan röportajları hatırlarım.

Evin bir köşesinde saklı annemle babamın aşk mektuplarını da okudum. Ne kadar bize yasak da olsalar aşk çocuğu olduğunu bilmek, 1960’lar Türkçesi ile zarif iltifatları, zamanın getirdiği olanaksızlıkları, özlemleri kağıt üzerinde görüp anne ve babana farklı bir gözle bakmak çok özel bir duygudur. Çünkü o ana kadar akşama ne pişireceğini, ay sonunu nasıl getireceğini, erken yatman konusunda klasik cümleler içine hapsettiğin anne-baba rolünün aslında romantik ve insan yanını görüp, vakti zamanından kendinden çok da farklı olmadığının ayırtına varırsın.

Gazetelerin kuponla verdiği kitap serileri haricinde fasikül fasikül abone olduğum ansiklopedileri de hatırlarım. Ansiklopedi okumak zevklidir. Kuzenlerden ve ablamdan kalan ansiklopedilerden ilginç bilgiler edinirsin. Hatta iki arkadaş çok güzel bilgi yarışması yapabilirsin.

Ah... zamanı geçmiş veya geçmemiş duvar takvimlerini nasıl unuturum? Faydalı bilgiler, yemek tarifleri, özlü sözler, fıkralar, dini kıssalar, maniler, şiirler, yeni doğan çocuğa isimler... Neler öğrenmez ki insan. Babam, anneme ne pişirelim dediğinde hemen de atılırdım bilgiçce.

Ticani tarikatı liderinin yazıp, ücretsiz dağıttığı dini kitaplara dadanmıştım bir ara. İçlerinde avret yerimi şişmanlıktan traş edemiyorum, eşim etse olur mu hocam diye soran bir adam vardı mesela...

Babamın işyerindeki 1960 baskı Büyük Türkçe Sözlüğü de onunla geçirmem gereken zorunlu saatlerde en büyük eğlencem olmuştu.

Annemin yıllarca atmadığı kartpostal ve düğün davetiyelerini okuduğumu bilirim. Ne eğlenceli, ne enteresan ne yaratıcıdır onlar... Çöplüklerden temiz gazete-dergi aldığımı da...

En acı şeylerden biri zaten sınırlı sayıdaki kütüphaneni başkalarına açıp utancından geri isteyememektir. Çok net hatırladığım diğer bir olayda bir bavul kitabı, aile dostu bir ağabeyle değiştokuş edip, bir daha o kitapların yüzünü görememektir.


UNUTTUĞUM BİR ŞEY KALDI MI? SİZ NE OKURDUNUZ ÇARESİZLİKTEN?

9 Ocak 2012 Pazartesi

günlüğümden notlar

Uyarıyorum: şunu yaptım, bunu yaptım tarzı bir yazıdır, bana ne diyenler okumasın. Üstelik hiç cool da değil. Hatta içinizden eziiik şuna bak diyenler de çıksa da kaale almam. Ama bi kaç yerde gülümsetir, okumayanlar da artık kendilerini gıdıklasın ne diyim.



Cuma akşamı İstinyepark/Big Plate'deydik. Hocamız, Latin gecesi var her cuma akşamı diye duyuruda bulununca bi görelim dedik. Hayır bok var gidin bakın dese yine gidecektik. Niye? E merak ediyosun.



Yabancı bi mekana erkenden gidip, aksiyon başlayana kadar gözlemci modunda olunca haliyle herkesi ötekileştiriyosun. Sıkıcı ve basit geliyor sana.



Daracık mekan, birbirlerine çarpa çarpa şov yapmaya gelmiş kaknem karılar ve göbekli bodur erkeklerle dolu bi mekan. Malumunuz latin dansı dersi alıyoruz. O atmosferi soluycaan, müziğe kulağını iyice alıştırıcaan ki dansa daha sıkı sarılasın.



Sadece Sinem Güven güzel dans ediyordu. O da tutmuş yarı boyunda bir partner seçmiş kendine. Daha doğrusu galiba dans bacak boyu uzun insanlara yakışıyor. Çok da sade giyinmişti. Kot üstüne bir tişört. Buna karşın diğer hatun şeklinde yazılıp "kaknem" şeklinde okunanlar ise işi abartıp mini etekle dans etmeyi uygun görmüşlerdi. Daha kötüsü içlerinden biri vardı ki evlere şenlik. Pileli şifon eteğinin içindeki astarı yukarı sıvanmış, donu görünüyordu. Don da babaannem donu gibi kocaman olup, siyap eteğin altında bembeyaz zenci dişi gibi sırıtıyordu.



E haliyle sıkılıp erken kalktık. Belki de yaşlandık:))



Pazar akşamı 2 film izledim: İçinde Yaşadığım Deri ve Biutiful. İkisi de birbirinden ilginç ve düşündürücü idi.



5 Aralık 2011 Pazartesi

And The "Versatile Blogger/Çok Yönlü Blog Ödülüüüü..."







Blogger arkadaşlarımdan sırdaşım, güzel insan depresifayu bana bu ödülü layık görmüş, yani ÇOK YÖNLÜ BLOGGER ödülünü. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Ödülün de bazı kuralları varmış. Kurallar:
1. You have to thank the person who gave you the award and link back to their blog.
Bana gönderen kişiye yani canım arkadaşıma teşekkür ediyoruz :P
2. Share 7 facts about yourself.
Hakkımızda 7 sey yazıyoruz
3. Send to 10 other bloggers whose blogs you love, appreciate and tell them you've given the award.
10 begendiğimiz blogger arkadaşımıza gönderiyoruz.

hakkımda 7 şey (içinde 7 geçen bir şeyler yazayım dedim çeşit olsun)

-17 yaşıma kadar bir adada yaşadım. Bozcaada'da.

-7 rengin bir arada bulunduğu herşeye bayılırım

-7 yaşımda okula gitmeden önce kurbanın üstünden atladım. Niye bilin bakalım. Yaramazlıklarımın arkası kesilsin de kazasız olarak okuyayım diye. (Oldu mu? haayıır:D)

-7 ve 2 uğurlu rakamımdır

-İlkokul numaram 72 idi. Lise numaram ise 28. İkisinin toplamı 100 ettiğinden kendimi özel biri zannederdim

-Tombala kartelelarında içinde 72 veya 28 olan kartelayı seçerim hep

-Pis 7li oyununa bayılırımmm... Çok oynardık 20li yaşlarda.



Şimdi geldiik ödüle layık gördüğüm arkadaşlarıma: (aklıma geliş sırasına göre yazıyorum)

- The King

-Depresif Ayu (Karşılıklı olacak ama öyle)

-Evim.Evim.Güzel.Evim.

-Pippi Haşmet

-Herbirenk

-Erkan'ın Yeri

-Her Boku Bilen Adam

Mutluluğumun sebebi ne?

Mutluluğumun sebepleri belli. Mutluyum bunun için Allaha teşekkür ediyorum. Her teşekkürde de daha da mutlu oluyorum.

Mutluluğum, geçen cuma, namaza gitmemle başladı. İçimi bir içhuzuru kapladı.

Sonra cumartesi sabahı sevdiklerimle güzel bir kahvaltı yaptım.

Tamirat yaptım. Birine yardım etmenin hazzını yaşadım.

5 yaşında dünyalar güzeli yeğenimle oyunlar oynadım, onu sevdim.

Yasin dinledim. Kabir ziyareti yapıp bu dünya ve öteki dünya arasındaki köprünün iplerini yokladım.

1 saat yüzdüm. Ilık bir duş aldım.

Yeni bir insanla tanıştım.

Açık trafikte köprüden geçtim.

Eşimle latin dansları kursu aldım.

İstinyepark'ta elele gezinip alışveriş yaptık.

Bilgisayarda 2-3 saat oyun oynadım. Resim düzenleme programlarıyla değişik resimler türettim.

2 güzel film izledim.

Güzelce uyudum.

25 Kasım 2011 Cuma

Bir balık erkeği seviyorsan...

Balık: kadınlar kadar renkli bir kişiliğe sahip tek burçmuş. Hehe! Devamını http://blog.milliyet.com.tr/hertelden'den dinleyelim:
Balık erkekleri için tutkulu aşık tanımlaması çok kullanılır ki doğrudur. Sevdiği zaman sınırsız sever, romantiktir ve sevdiğinin herşeyini bilir. Süprizler hazırlamaya bayılır...
Hayal dünyaları çok geniştir, kimsenin düşünemediği şeyleri düşünür ve planlarlar. İşte bu özellikleri nedeniyle, sahne sanatları, el sanatları, roman- hikaye yazmada başarı kazanabilirler.
Reklam sektörü de bence onlar için biçilmiş kaftandır.
Aynı zaman da iyi bir teorisyen, komplo teori uzmanı olabilirler. Bu özellikleri zorda kaldıklarında bahane veya hikaye uydurmada epeyce yardımcı olur:))
Sezgileri oldukça güçlüdür, ona yalan söylemek pek mümkün olmaz. İnsanları tanımadaki becerileri, sezgilerinin kuvvetli oluşundandır.
Denize çok düşküdürler, pek çoğu balık tutmayı ,yemeyi çok sever. Kendilerine bir kayık verin bırakın denize, hiç sıkılmazlar...Kayık derken biraz tekneye benzese iyi olur...
Genelde kibar ve yardım severdirler. İyi bir dinleyici olup, sır saklamada güvenilir olurlar.
Bu kadar güzel şeyler söyledikten sonra bunların hiç mi kötü yok? Elbette vardır sevilmeyen yönleri...
Bir kere ; hani derler ya Mart havası ...İşte balık burcu erkekleri böyle Mart havası gibi yanar dönerdir. Yani gayet güzel gülüp konuşurken aniden sinirlenebilirler.
Bir de nedense kendi düşünceleri ve fikirleri hep en doğrusu gibi gelir. Bu yüzden çatışma çıkarabilirler... Bu konuda ısrarcı olmadan , güzellikle, örnekler vererek düşüncelerini yumuşatmasını sağlayabilirsiniz.
En önemli özelliklerinden biri alıngandırlar, hemen kırılabilirler. Ancak güzel sözlerle ( gerçek olması şartıyla) gönlünü almak çoğu kez mümkündür. Sevilmeyi hissetmeyi en az kadınlar kadar isterler...
Sıkıştırılmaktan ve sertlikten, hayallerinin engellenmesinden asla hoşlanmazlar,
Genel tanımlama, anlaşılmaz oldukları yönündedir. Bu da diğer erkeklerden farklı oluşlarından, düşünce yapılarının çeşitliliğinden kaynaklanır.
Bir balık erkeğini seviyor ve onu anlayabiliyorsanız, dünyanın en mutlu kadını olmak çok kolaydır.

24 Kasım 2011 Perşembe

Dünya küçük!

Arkadaşlar dünya küçük gerçekten. Stanley Milgram ve Jeffrey Traves'in tezi facebook sayesinde doğrulandı. Dün gazetede şu haberi görmüştüm. Paylaşayım dedim:


Birbirimize sadece 4 kademe uzaktayız!
Uzağı yakın ettik! Dünya artık sandığınızdan da küçük! Sibirya'da ya da Peru ormanlarının ücra köşelerinde bile tanıdığınız biri çıkabilir!
23 Kasım 2011 Çarşamba, 08:23:29

Dünyanın yüzde 10'undan fazlasını ''birbirine yaklaştıran'' sosyal paylaşım sitesi
Facebook nedeniyle ''kişiler arasındaki uzaklık artık 4 kademeye'' indi.Facebook, ilk kez 1920'de ortaya atılan, 1960'da Stanley Milgram ve Jeffrey Traves'in yaptığı araştırma ile pekişen, herkesin birbirine 6 kademe uzakta olduğu teorisini geride bıraktı.Lars Backstrom, Paolo Bodli, Marco Rosa, Johan Ugander ve Sebastiano Vigna'nın yaptığı araştırma, ayrılık kademesinin ortalama 4,74 olduğunu gösterdi.Araştırmacılar, Facebook kullanıcılarının yüzde 99,6'sının sadece 5, yüzde 92'sinin 4 kademede tanıdıkları aracılığıyla başka bir kullanıcıyla iletişim kurabileceğini belitti.''Dünyanın sanılandan çok daha küçük olduğunu'' belirten araştırmacılar, ''Sibirya'da tundradaki ya da Peru ormanlarının ücra köşelerindeki bir kullanıcıyı bile düşündüğünüzde, bu kişinin arkadaşını, arkadaşınızın bir arkadaşı tanıyor olabilir'' ifadesini kullandı.Yılbaşında 721 milyon üyeyi kapsayan araştırmada, tek bir ülke düşünüldüğünde uzaklık kademesinin 3'e bile indiği vurgulandı.Bilim çevresinde kabul görmese de ''herkesin birbirinden 6 kademe uzak olduğu'' teorisi bir tiyatro oyunu, bir yardım örgütü ve 1995'te Donald Sutherland ve Will Smith'in oynadığı 1995 yapımı ''6 derece uzak'' filmine esin kaynağı oldu.1967 yılında Stanley Milgram ve Jeffrey Traves, ABD'nin Nebraska eyaletindeki 300 kişiye bir mektup ve Boston'da yaşayan bir borsacının ismini vermiş, bu kişilerden paketi borsacıya ulaştırmalarını istemişti. Katılımcılar borsacıya ulaştırabileceğini düşündüğü kişiye paketi göndermişti. Gönderim yerleri araştırılmış ve 3 kişi öne çıkmıştı. Birçok postanın hedefe ulaşmadan üzerinden geçtiği son kişinin bu 3 kişi olduğu ve postanın 5-6 aşamada hedefe ulaştığı belirlenmişti.2003'te Columbia Universitesi'nden bir grup da bu deneyi elektronik posta ile 166 ülkeden 60 bin kişiyle tekrarlayarak ''Altı derece uzak''ın geçerliliğini bir kez daha gözler önüne sermişti.

11 Kasım 2011 Cuma

Bağğğtılım ben bağğğtılım:)

İnsanı insan yapan: olay, zaman ve mekanlara verdiği anlamdır. Bu onu diğer tüm canlılardan farklı kılar. Aynı zamanda onu tutucu, fanatik, idealist yapar. Bazen de gülünç:)

Mesela 11/11/2011. Rakamların tesadüfi olarak yanyana dizilişi o günü farklı kılmaz. Ya da bir kedinin doğuştan siyah olması. Hatta Şeytan Sofrası'ndaki ayak izine benzeyen oyuk da ŞEYTANIN AYAK İZİ olmayıp para atmanızı gerektirmez:)

11/11/11ciler! Hişşş kime diyom:) Haa evlilik tarihini unutmayayım diyen bir erkek bu tarihi seçerse evlenmek için yerden göğe kadar haklıdır bak. Unutunca dayaktan kurtaramayız:P

10 Kasım 2011 Perşembe

Bayramı yedik:(




Bu bayram biraz tatil gibi geçti. Ama sevdiklerimle geçti. Üstelik hep istediğim şeyleri yaptım. Ama saatimi 7.30'a kurmuşum, abdestimi aldım ezan okundu, giyinene kadar başladılar namaza. Yetişemedim canım sıkıldı çok. Napalım, Allah dualarımı kabul etsin artık:(



Bozcaada'ya gittim. Arife günü hava güzeldi. Parkta ablamla kahvaltı yaptık önce. Sonra ada turu yaptık. Kimsecikler yoktu ortalıkta. Duyduğuma göre Ramazan bayramında 42,000 kişi olmuş nüfus. Bu kez gelenler sanırım 500'ü bile geçmedi. Ablam da benim için müşteri almadı oteline.





İkimiz de laptoplar kucağımızda feyste dolandık, oynanacak tüm oyunları oynadık. İndiridiğim dizileri izledim. Biraz da akraba ziyareti... Ama özlediğim şeyleri yedim: yaprak sarma, mantı, mafiş, ev baklavası...





Sonra Çanakkale'ye geçtik. Orada da sevdiklerimi gördüm. Yürüyüş arkadaşım, bizi çok güzel bir şekilde yemekli olarak ağırladı. Anneme doydum en güzeli.

4 Kasım 2011 Cuma

yaş mı baş mı?/mim kokulu kadınlar

Karakedi girdi mimle arama ve kafamı karıştırdı gitti. Yani mimledi beni kendisi. Ben de atalarımız her ne kadar mim dibine ışık vermez dese de cevaplamazsam arkamdan ağlar diye cevaplamaya karar verdim.

mimin konusu: bir ilişkide yaş farkı önemli midir?

cevap veriyorum: yaş farkı değil baş farkı önemlidir. öyle sevgililer var ki 22 yaşında ama sanırsın 52 yaşında. klasik bir tip. kendisi 42 yaşında ama sanırsın 22 yaşında. (benim değil bi arkadaşımın sevgilisi öyle) çok iyi geçinirler. Bunlar her konuda anlaşır, birbirlerine hayranlık beslerler. 22 yaşında olanı diğerini hoppalıkla suçlar, ağır ol der. 42 yaşındaki diğerinin dinlediği müziği beğenmez, kıyafetlerindeki gri ve bejleriyle dalga geçer. Gelgelelim gül gibi geçinirler. Hem de uyumları yatakta da devam eder. Her gün sıcacık günaydınla başlarlar maille güne. Basit konularda bile birbirlerinin fikrini almak için telefon açarlar, karşılarındakilerinin telkinlerine göre seçim yaparlar.

Görüntüde fiziken yaş farkını yadırgar başkaları ama onlar bunu umurlarına bile koymazlar.

3 Kasım 2011 Perşembe

biri beni mimlesin

heey blog milleti. ben ölmedim. sadece ne yazağımı bilmiyorum. bitti deniz sanki:) biri beni mimlesin bari:(


aklıma yoldayken geliyor komik şeyler. ama sonra unutuyorum. hah bi tane geldi bak:


ben İstanbul'a ilk geldiğimde Taksimde KATOTOPARKI levhası gördüm. dedim ki, Beyoğlu belediyesi Japonya'da KATOTO belediyesini ziyaret edip kardeş şehir seçti, adına park yapıp, içine de japon evi yaptılar herhalde:)) walla lan! ama mantıklı dii mi?

24 Eylül 2011 Cumartesi

Ağladım


Son zamanlarda çok kolay ağlar oldum. Şu anda da gözlerim hala ıslak. Neye ağladığımı bilseniz belki de gülersiniz. Şu "beni baştan yarat" tarzında bir program izliyorum. Nedense aslında çok dramatik olduğunu farkettim. Bu bölümde Zeava adında kendini 16 yaşında bir genç kız gibi gösterne 50 yaşlarında bir kadının dönüşümü vardı. Kleopatra gibi yaptığı bir göz makyajı, barbi bebek gibi boyadığı sarı-pembe saçları ve rengarek kıyafetleri vardı. Psikolog onu deşelediğinde kocasının kendisini aldattığı ve çocuklarını babasına bırakıp 2 göz bir odaya sığındığını, tüm onca makyajın sorumluluktan kaçmak ve gerçek duygularını saklamaktan kaynaklandığını anladık. Programda fiziksel değişimden çok psikolojik değişim göze çarpıyordu. Bu nedenle annesine açıldığı, babasıyla karşılaştığı sahnede gözyaşlarıma hakim olamadım.

Ağladığım için utanmıyorum bunu başkalarına söylemekten utanıyorum. Özellikle de iş arkadaşlarıma...

11 Ağustos 2011 Perşembe

Şaka maka Amerika!

Şaka maka derken Amerika'ya gidiyoruz lan! Hiç inananasım yoktu ama sorunlar hallolmaya başladı . En zor kısmı vize formlarını doldurmaktı benim için. Bir gece sabahladım onlar için. 4 kişilik de olunca... Vize verirler mi vermezler mi derken o da çıktı. Artık ilk ödememizi de yaptığımız için dönüşü de kalmadı. Bayramda Amerikadayız. Macera dolu Ameeerika Ameeerika Ameerikaaaa diye şarkı söyliyceem ben de:)


Şimdi finansman planları yapıyoruz. Bizi epey zorlayacak ama bir yolunu bulacağız artık.

Rotamız Newyork-Miami-Orlando.


Sizlere bi kıyak yaptım bakın. Manhattan'dan gece görüntüsü:



Bu resmi tıklayıp, alttan kaydırma butonunu sağa ve sola kaydırın.

29 Temmuz 2011 Cuma

Çocuklar gibi şendik!


Heey! 6. katta işyerim ve camda kocaman bir çekirge var. Zuzaylı görmüş gibi ayrılamadık başından:D Bize eğlece mi lazımdııı, yoksa bu kata çıkması mı garipti, ya da camda yürümesi mi bilemedim:(

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Bu blog kendini öldürdü

Nedendir, nasıl oldu bilmiyorum. İçimden bu bloga yazmak gelmiyor. 5 haftadır elimi sürmedim. Yine de süresim yok. Yeni bir blog tutar mıyım bilinmez. Ama bu sabah kollarımdaydı cesedi.

10 Haziran 2011 Cuma

Müdürlük denemeleri...

Bütün müdürler döttür biliyorum:) ama müdürümsü bişi oldum lan blog. walla bak! hem de 2 ay bitti. ne maaşım arttı ne ünvanım değişti. oturduğum koltuk afilli, bi de masam 1 karış daha büyük. müdür desen diil, mühür bende sadece:))

E haliyle müdürümsü olunca elemanlarım var. adam idare etmesi ne zormuş lan. başladılar bile birbirlerini şikayete. ben elemanken (ben almanyadayken gibi oldu) ne sorunsuzmuşum lan!

Tatlısert bi müdür olmaya çalışsam da henüz tatlı kısmındayım. nası sertleşiceem bakalım. üstelik elemanlar yeni diye biraz tırsıyorum. benim imzamla çıkacak yazışmalarda dötüm tutuşuyo. daha çok çalışıyorum onlardan.

neyse işte. bi kaç vukuatım da olmadı diil müdürcülük oynarkene. ama henüz kestanem sağlam:) bööle işte...

9 Haziran 2011 Perşembe

kır düğünü

Farkındayım, boşladım blogu. Yazmak mı gelmedi yoğun muyum bilmiyorum. Ama şu an canım sıkkın. Yani tam blog yazma modum:D İnşallah bugünün ardı gelir.

Ne diyordum? Biraz blog okudum. Yeni bloglar keşfettim. Yazmıyorsam da okuyorum yani. Biri mim atsa da tekrar yazma moduna girsem bahaneyle diyorum. Aslında anlatacak şeyler var ama bilmem anlatır mıyım.

Haftasonu kır düğününe gittim. Dönüşte de kır düğününe gelenlerin bindiği otobüsle döndüm. Tabii eğlence o biçim... Ama gel gör ki hiç biriyle samimi değilim. Üstelik yaşlı da kaldım. Şunu anladım ki, "observer"modunda milletin eğlencesi itici gelebiliyormuş. Aslında o gruba ait olup onlarla eğlenmek de istemedim değil ama yapamadım. O gürültüde kitabımı okudum. Bir kaç kişi gelip hayretle tebrik bile etti. 10 saatlik yolculukta söylenmedik şarkı kalmadı neredeyse. Bazen eşlik etti tabii o kadar da öküz değilim:) Yanımda oturan öküz ise benle konuşmak yerine cep telefonuyla mesajlaşmayı seçti.

14 Nisan 2011 Perşembe

Havuz problemi gibi anasını satiim

Şimdi!
Öyle yaparsak olmuyor. Ama böyle de yapamayız. Zaten ikimiz de maddi açıdan sıkıntıdayız.
E ben böyle yapsam, o şöyle yapamaz ki...
Durum çok karışık.
Ne yapsak ki?
Akışına bıraktım ama aka aka göl olacak mı?
Ve göl maya tutacak mı dersiniz:)
Demek ki iki hıyardan anca cacık olurmuş:P

Evet öyleyim, ama zaten sorular çok basit

Iyi Bir Kitap Okuru musunuz? Diye soruyor msn. sonuç aşağıda
Sizin Skorunuz: 19 / 20
Ortalama Skor: 14,53
7658 kisi bu sorulara cevap verdi


Cevap - 7658 katılımcı
7658 kisi bu sorulara cevap verdi



1. Don Kisot’un sadik usaginin adi nedir?
5414
Sanço (Doğru)
2244
Panço
2. Raskolnikov hangi romanin kahramanidir?
5660
Suç ve Ceza (Doğru)
1997
Budala
3. Alice Harikalar Diyarinda’da Alice hangi hayvanin pesinden gider?
647
Kedi
7011
Tavsan (Doğru)
4. Memleketimden Insan Manzaralari kimin kitabidir?
2022
Orhan Veli
5636
Nazim Hikmet (Doğru)
5. Oblomov kimin eseridir?
4972
Gonçarov (Doğru)
2685
Tolstoy
6. Steinbeck’in Fareler ve Insanlar romanindaki, akli dengesi bozuk ünlü karakterin adi nedir?
2236
George
5422
Lennie (Doğru)
7. Sefiller’deki ünlü kahramanin adi nedir?
5541
Jan Valjan (Doğru)
2117
Nikolai Andreiviç Bolkonski
8. Son kitabi Sairin Romani olan sair ve yazarimiz kimdir?
770
Elif Safak
6888
Murathan Mungan (Doğru)
9. Jean-Baptiste Grenouille hangi romanin kahramanidir?
4187
Koku (Doğru)
3471
Gazap Üzümleri
10. Orhan Pamuk’un Kars’ta geçen romaninin adi nedir?
6362
Kar (Doğru)
1295
Benim Adim Kirmizi
11. Albert Camus’nün en ünlü kitaplarindan biri olan Yabanci’da, sicagin etkisiyle bir Arap’i öldüren karakterin adi nedir?
3127
Gregor Samsa
4531
Meursault (Doğru)
12. Yilani Öldürseler kimin eseridir?
5898
Yasar Kemal (Doğru)
1760
Salah Birsel
13. Feride hangi romanin kahramanidir?
7058
Çalikusu (Doğru)
600
Yaprak Dökümü
14. Araba Sevdasi kimin kitabidir?
1620
Resat Nuri Güntekin
6038
Recaizade Mahmut Ekrem (Doğru)
15. Kuyucakli Yusuf kimin eseridir?
2662
Orhan Kemal
4996
Sabahattin Ali (Doğru)
16. Server Bedi takma adiyla da yazan yazarimiz kimdir?
3280
Kemal Tahir
4378
Peyami Safa (Doğru)
17. Notre Dame’in Kamburu romaninin baskahramaninin adi nedir?
5973
Quasimodo (Doğru)
1685
Frollo
18. Sinekli Bakkal’in yazari kimdir?
6703
Halide Edip Adivar (Doğru)
955
Ömer Seyfettin
19. Vincent Ewing adiyla Genç Kizlar adli kitabi yazan kadin yazarimiz kimdir?
4182
Inci Aral
3476
Nihal Yeginobali (Doğru)
20. Saatleri Ayarlama Enstitüsü kimin eseridir?
5091
Ahmet Hamdi Tanpinar (Doğru)
2567
Hüseyin Rahmi Gürpinar

6 Nisan 2011 Çarşamba

Doğumgünü hediyesi

Sebepsiz de sever insan
Eylülde dalga sırtı sim
Rol icabı öpüşmeler
Hükümsüz kaybolan kimlik
Ayın karanlık yüzünde
Tin çıplakken ten gereksiz
Devirmeye geldik tahtı
Ordularım, ben ve erbaş
Geldiğim yol sana çıkıyor
U dönüşü yasak meyve
Muradına ermek ister
Gece gündüz fal kapatır
Üzüm üzüme baka baka
Nil Fırat'a aka aka
Üzülmeye gelmez hayat
Nehir yatağını bulur
Kuş bakışı gençlik izi
Uçsuz bucaksız ova
Telgrafın tellerine
Lapa lapa düşer aklar
Uzaklar ne çok yakın
Onulmaz yaradır ölüm
Leylek yuvası bacan cağlam
Sen sen ol bana kulak ver
Unut günlük dertlerini
Ne ki öğretir yüce zaman

29 Mart 2011 Salı

Lönk!

gerçeği yalnızca gerçeği yazacağıma yemin etmiyorum:) tanıdık okursa diye çekinceniz yok mu sizin (hatta 60lı yıllar jargonuyla kuzum?) insanla uğraşmak zor. astınla, üstünle, müşterinle vs en güzeli kapalı yazmak. ooh! anlayan anladı:P ne uğraşçaam şuna sinir oluyom buna sinir oluyom diye açıklama yapmakla. sistem bööle. öyleyse yorma kendini! di mi ama?

28 Mart 2011 Pazartesi

Kısa kısa

- En korktuğum ağrıyı tattım. Diş ağrısı:( Düşma başına... -Bugün hatırladım, küçükken saatlerin 1'de 1 saat ileri alınması gereken günde annem saat 10'da alınca çok korkmuştum. Korkularla büyütüldü bizim nesil. En çok da annebabaya laf getirme korkusu ile. (İyi bişii ahlaklı olmamız açısından ama ya özgürlük ve özgüven?) -Cinsellik olmazsa aşk olur mu? -Bir askere tecavüz edilmiş arkadaşları tarafından. Bugün Radikal'de okudum. 3 çocuğun katili de bulundu. Kıyaslanır mı? -Mickey Rourke'un Şampiyon filmini izlemeyi erteliyordum. Keşke ertelemeseymişim. Çok başarılı. Facebook'u da seyrettim. Para ve nefret hırsı körüklerse, dostluk ve güveni öldürür mü? -Rus ruleti tehlikeli mi zevkli mi?

24 Mart 2011 Perşembe

-mış gibi yapmak...

Zaman zaman içimden sevdiğim işi yapabilseydim neler olurdu diye geçirdiğim olmuyor değil. Hiç bilemeyiz. Belki de sandığım kadar yetenekli olmayacaktım. Sanatçı yerine zanaatkar olup çıkacaktım. Hayat nerelere savuracaktı kimbilir.

Bunları Emrah Yücel röportajını dün gazetede görünce düşündüm. Kendisinin de babasının da hayat hikayesi ilginç. Şans faktörü sebatla birleşince olmaz diye bir şey yok. Diyarbakır'da resim öğretmenliği yapan babası, film yönetmeni oluyor ve BBC'ye giriyor mesela. Kendisi de bildiğiniz gibi ABD'de yaşıyor ve grafik sanatlarında ödülleri var. Daha popüler açıdan bakarsak Avatar posterinin tasarımcısı. Gel de kıskanma!

Bende eksik olan şey sebat. Yeteneklerimin sonuna kadar gidemeyecek kadar cesaretsiz ve sabırsızım. Oysa ne başarı örnekleri okuyoruz her gün. 40 yaşında kariyerini bırakıp, başka dallarda duayen olan insanlar bile var.

Bu aralar bir isteksizlik var. Yazamıyorum hiç bir şey. Nedir bu hal bilmiyorum. Oysa bir roman yazma konusunda istekliydim. Nasıl aşacağım bilmiyorum. Hayat akıp gidiyor, yaşlanıyorum. İnsanlar dış görünüşüme bakıyor. Hiç yaşlanmıyorsun demeleri bile rahatlatmıyor. Asıl derinlerde bir şeylerden memnuniyetsizliğim var ama deşeleyip duymaya hazır değilim. -mış gibi paymaya devam ediyorum.

22 Mart 2011 Salı

Sıkıntı

Harbiden canım sıkılıyor. Sanırım sıkıntıyı getiren maddiyat. Nasıl da başımıza iş açmayı beceriyoruz. Karamsarlık var üstümde. Kimse de bu yazıyı okumak istemez. Ama bu böyle!

21 Mart 2011 Pazartesi

Oradan buradan...

* Banu Alkan ve Nihat Doğan'ı çözemedim. Benziyorlar bazı yönlerden. Yarattıkları imajı basın da sürekli pompaladığından gerçekle yalan içiçe geçmiş sanki. Bugünkü Vatan Gazetesi'nden bir Nihat Doğan röportajı şöyle bitiyor:

- Bir film teklifi geldi ve sizin gay olmanız gerekiyor. Oynar mısınız?

ND: Oynamam.

- Al Pacino ile oynayacaksınız ama...

ND: Al Pacino gay olsun.

* SGK nihayet yüksek ücret almalarına rağmen, kayıtlarda asgari ücretli görünen şirket CEO’ları, üst düzey teknik yöneticiler, mühendis, operatör, finans müdürü gibi milyonlarca insan mercek altına alınacak. Düğmeye basıldı. Gelir adaleti derken son 50 yılda ihmal edilen bir konuya el attılar. CEO'ların geliri. Bizler gibi sabit gelirli bu kitle niye bizden çok daha üstün yaşam standardına sahip?

*Güzel bir haber daha yer alıyor bugün gazetelerde: ICANN’in verdiği karar neticesinde cinsel içerikli sitelerin alan adı .XXX olacak.Bu kararın ardından artık cinsel içerikli web siteleri, .XXX alan adı altında kullanıcıların karşısına çıkacak. Böylece .XXX altında bulunan cinsel içerikli siteler tamamen bloke edileceğinden, çocukların bu sitelere erişimi en azından teoride mümkün olmayacak. İnternet özgürlüktür ama reşit olanlar için. Reşit olmayanların yanlış bilgilere hazır olmadığı dönemde kolayca ulaşması olsa olsa haksızlıktır. Ne dersiniz?

* İFFET filmi, Gold Film’in yapımcılığını üstlendiği dizi Kanal D ekranında seyircisine ‘merhaba’ diyecek. İffet rolünde Yaprak Dökümü’nün Necla’sı Fahriye Evcen olacak. Daha önce Naz Elmas’ın adı da geçmişti ama yapımcılar Fahriye’de karar kıldı. Bence de en doğrusu yapıldı çünkü bu rol Fahriye’ye çok daha uygun. Yapımcılar şu sıralar harıl harıl Cemil rolü için arayışta. Bu arada Mehmet Aslantuğ hayranlarına da müjdeyi vereyim. Aslantuğ, İffet’te Cemil’in ağabeyi olarak çıkacak karşımıza. Ve dizi, bunu söylemek için kâhin falan olmaya da hiç gerek yok, önümüzdeki sezonun en iddialı yapımlarından biri olacak. Ben de merakla bekliyorum..

Mutlaka yorum yazın sevgili Tamagoşiler.

14 Mart 2011 Pazartesi

Magnet çöplüğü


Hormonlu Johny Depp beni mimlemiş. Nihayet fırsat buldum da çektim. Hiç bir düzenleme yapmadım. Çoğu magnet yere düşüp zaman içinde kırıldı. Bir kısmı hediye, bir kısmını kendim aldım. Haa arada su,pizza vb magnetler de var ama idare edin. Buyursun baksın Deppim. E siz de tabii...

Kimi mimleyeyim? Aynadaki Aksim'in buzdolabının üstünde ne var ki acep?

7 Mart 2011 Pazartesi

2 Mart 2011 Çarşamba

Buloguma dokanma!


İntelnet özgüllüktür buloguma dokanma dövlet!

1 Mart 2011 Salı

Japonlar yapmış aabi :0


Japon elektronik eşya üreticisi Panasonic Corp'un geliştirdiği LUMIX FX77 adlı fotoğraf makinesindeki, 'güzellik rötuşu' düğmesi sayesinde dişlerinizi daha beyaz göstermeniz, cildinizdeki yarı şeffaflığı artırabilmeniz, gözlerinizin etrafındaki siyah halkalardan kurtulabilmeniz, yüzünüzü daha küçük gösterebilmeniz ve gözlerinizi daha iri hale getirebilmeniz mümkün olacak. Yeni fotoğraf makinesiyle isteyenlerin fotoğraftaki yüzlerine makyaj yaparak, yanaklarına allık, dudaklarına ruj ve gözlerine far sürmeleri artık mümkün hale geliyor.
Not: Haber doğru, resimler fake'tir.

Yassahh!

2 gecedir evden blogları açamıyorum. Ben de benim laptopta sorun var sanıyorum saf saf:)) Meğer blogspot yasaklanmış:( İyi ki okudum 2 ayrı blogta bu durumu bugün.
Özgürlüğüm elimden alındı yaw:((
İşyerinden ne hikmetse açılıyor.
Burada da youtube yasaklı. Öfff:(((

28 Şubat 2011 Pazartesi

Takıntırık Mim

Serhat denilen insan tarafından mimlenmişim :)) Kendisi insandır, severim, iyi insandır, güzel insandır:))))))

Gün içerisinde eğer gerçekleşirse şok geçireceğin şey;
Basılı bir romanım olursa mesela... Bunun için oturup yazmam lazım önce tabii:PPP Ama 500'e yakın öykü oldu. Oturup bi gözden geçiriim di mi?
Gördüğün zaman eğer almazsam uyuyamam dediğin şey;
Patates! Evet patates:))) Pazarda yürüyorum diyelim, tezgaha dizmiş amca tertemiz sapsarı, düzgün şekilli patatesleri, ihtiyacım olmasa da 2 kg alırım:)) (sonra da filizlenir atarız:((
Uğruna diyetini bir kalemde bozduğun şey;
Çikolatalı bir şey... Pastadır, parfedir, sufledir... Offf ağzım sulandı:D

Uğurun var mı?
Uğurlu saydığım bir nesne yok. Ama 2 ve 8, 28 ve 72 gibi rakamları küçüklüğümde uğurlu sayardım. Bu rakamlar okul numaralarımdı.

Kendine yakıştırdığın renk
Çimen, haki, turkuaz yeşili gibi renkleri yakıştırırım kendime. E tabii milletin gözlerinin rengini vurguluyor demesinin de bunda etkisi vardır elbette:))
En sevdiğin takın.
Öyle bir takım yok. Ama yazları deri bir kolye veya bileklikle kendimi nedense harika hissederim.
Takıntın?
Sağ ayak takıntım bilinç üstüne çıktığı durumlarda devreye girer.

Bavulun çoktan hazır gitmek istediğin ülke?
Yunan adaları.

Ben bu şarkıyı duyunca şakırım.
İçindeki çocuğa sarıl, sana insanı anlatır...

Solunda ne var?
Empati, Hayat, Hüzün adlı 3 kitap, D&R hediye çeki, kahve kupam, not defterim, Unknown adlı bir adet DVD, daksil, 5 adet kalem, zımba, ataç, masa takvimi. (İşyerimde masamdayım)
Pasladıklarım; Aynadaki Aksim.

Hayatın Hediyesi

Hayat hediyesini sundu geçen gün: yaşamının kıymetini bil!

Ölümle burun buruna geldim evet! Sonra hasta oldum. Öksürüğümle göğsümden gelen sesler korkuttu. Korkutan kısmı, çaresiz insanlar. Allahtan geçici ve çaresi olan bir hastalık çektiğim.

İnsan 43'üne girerken ilk yıllarındaki sevinç sanırım minnet duygularına dönüşüyormuş demek. "Yaşadığım anın kıymetini bilmek." Ama hiç kolay bir şey değil. Yine de hata yapıyor insan.

Geçen gün size üstü kapalı bahsettiğim konuyu artık paylaşabilirim: bir bölümün başına müdür olarak atanıyorum. Yarın ilk günüm. Yıllarca emek verdiğim bölümdü. 4.5 sene sonra nihayet sevdiğim bölüme müdür olacağım. Gerçi fazlasıyla gecikmiş terfim nedeniyle önce vekil müdür olarak atanacağım.

201o yılında hayatıma sevdiğim, çok sevdiğim insanlar girdi. Blog aracılığı ile içimi okuyabilen ve içini okuyarak bağlandığım insanlar oldu. Bu büyük bir zenginlik.

İnce düşüncelerini keyifli kutlama yazıları ile dile getiren tüm dostlarıma teşekkür ediyorum.

25 Şubat 2011 Cuma

Soru

Paragrafta 20 tane ülke adi gizli. Bakalim bulabilecek misiniz?
Yine paltosuz gelmiş, bir de peruk takmış. Gelirken yanında
bilgisayarını da getirmiş. Pis ve çapaçul bir durumda. Safran sarısı
bir yüzü var. Kafasının içinde kim bilir ne tilkiler dolaşıyor.
Vaktinde üç roman yazan adam bu mu? Zaman dünkü başarılı adamdan
geriye kişiliksiz bir virane bırakmış. Şimdi bir sanal manyak, tam bir
manyak. Saçma sapan amaçlar peşinde koşuyor. Ben insanları severim ama
insanlar ayağını yorgana göre uzatmalı. Davul bile dengi dengine
çalar. Kim bilir kaç adam böyle sudan sebeplerle ziyan oldu.

İLK OKUDUĞUNUZDA 1 TANE, 2.DE 5 TANE, 20. OKUYUŞTA 20 TANE BULUYORSUNUZ.

Cevabınızı yorum olarak ekleyebilirsiniz.

24 Şubat 2011 Perşembe

Rezalet Dizboyu

Absolut mimledi beni. Daha doğrusu kaşındım. Küçükken yaptığım rezillikleri deşifre etmeliymişim.
Aklıma gelenleri sayayım bakalım:

-Kuran Kursu'nda 10.30'da yarım saat ara olurdu. Ben çocuklara ayaküstü senaryo yazar oyun oynatırdım. İşte kız istemeye gelen aile aslında diğer kızı istiyordur filan. Böyle şeyler.

-Bir kız bana vurup kaçmıştı bahçeye, uzun süre kovaladım. Kızmıştım. Kız tuvalete yönelince fren yaptım ama fayda etmedi kafayı yardım:)

-Kalenin altında gizli geçit vardı oranın hazine odasına açıldığı söylenirdi. Oraya girerdik elimize mum alıp. Oysa aslında kanalizasyon sistemi idi. Dizlerimiz filan batardı.

-Şehiriçinde küçük bir çamlık vardı. Ağaçtan ağaca geçerdik. Ağacın tepesinden yoldan geçenlere kozalak atar saklanırdık.

-Bir keresinde arkadaşım komşunun ziline basmamı istedi. O hep basarmış. Meğer onların da canına tak etmiş. Şikayete gelmişlerdi.

-Sokaklar parke taşı döşeliydi. Ne zaman elimize sivri bir metal geçse taşları sökerdik uğraşa uğraşa. Çöp toplamaya gelen belediye görevlileri söylene söyle yerine koyarlardı.

Serhat'ı mimliyorum onun gibi uslu bir çocuktan bi şey çıkacağını sanmıyorum ama bakalım...

23 Şubat 2011 Çarşamba

Bu yazıdan bir mim çıkacak sonuna kadar okuyun!

Çocukken ünlüler nasıl da gözünüzde büyür değil mi? Büyülü dünyanın devlerini bir şey sanırısınız. Küçüklüğümde sinemanın büyüsü hakimdi. O kadar fazla da ünlü yoktu. Sonra TV sayesinde ünlülük de sıradanlaştı. Ben de şöyle bir düşündüm de kimi, ne zaman, nerede, ne yaparken görmüştüm diye... Şunları hatırlayabildim:

- İlk gördüğüm ünlü, Cüneyt Arkın'dı. Bozcaada'ya Fatih'in Fedaisi Kara Murat filmini çekmeye gelmişti. (Filmin çekildiği yıl 1972) Demek ki 5 yaşındaymışım. Kalenin içindeki film setine gittik. Hatırladığım şey yerlerdeki kat kat sünger yataklar ve Cüneyt Arkın'ın kasıntı halleriydi. Yatağın üzerine atladığını öğrenince karizması yerle bir olmuştu gözümüzde. Bir de kılıçla dövüş sahnelerini hatırlıyorum. 2 kere kılıç sallıyorlar, 10 dakika yüz ve göğüslerine kanlı makyaj yapılıyordu. İnsan taşrada hele ki nerede olduğu bile çoğu kişi tarafından bilinmeyen bir yerde yaşayınca ancak ünlülerin ayağına gelmesi gerekiyor.

-5 yaşımdan sonra gördüğüm 2. ünlü kişi Zekai Tunca idi ve ben artık 18 yaşıma gelmiştim. O yılların aranan ismiydi. Ankara'da hediyelik eşya fuarını geziyordum. Aklımda kalan şey çok uzun boylu olmamasına karşın, kafasının ne kadar büyük olduğu idi. Sanırım saçlarından... Yıllar sonra Ali Kırca'yı görünce de aynı şeyi düşünmüştüm. :))

-Bu arada ben tanıdıktan 1 yıl sonra ünlü olan bir kişi vardı ki o da Neşe Erberk'tir. (1983'de güzel seçilmiş, şimdi baktım.) Hımm 15 yaşlarındaymışım. İstanbul'da kaldığımız evin arkadaşı idi annesi ve o gün ziyarete gelmişti. Neşe de 17 yaşında beline kadar saçları ile tavuskuşu sesli, zayıf, dal gibi bir kızdı. Annesine taklit yapmıştım o evin oğlu ile Bağdat Caddesi'ni turlarken. :))) Neşe ile konuştum mu, ya da elini sıktım mı çok net hatırlamıyorum.

-Yine üniversite yıllarında seyahat esnasında Güler Kazmacı'yı Ezine'de otobüsünü beklerken hatırlıyorum. Tüm gözlerin üzerinde olduğunun bilincindeydi. Altında o yılların modası bürümcük kumaştan pijama gibi çizgili, bol paça bir pantolon vardı. Uğur Dündar, Haluk Şahin ve Ata Demirer'in Bozcaada'da yazlıkları olduğu için görmüşlüğüm elbette var.

-E tiyatro sahnesinde canlı performans sergileyen sanatçıları da sayacak olursak, Ankara'daki öğrencilik yıllarımda henüz ünlü sınıfına girmemiş Zuhal Olcay'dan bahsedebilirim. Ama aslında günlük hayat içinde görmediğim için, saymak da doğru olmaz. Çünkü o fasıldan Levent Kırca, Köksal Engür, Oya Başar, Nejat Uygur'u da saymak gerekir.

-Sonra Bozcaada'ya tatile gelen bir kaç ünlü gördüm: Ayşe Tunalı ve Seyyal Taner. Ayşe Tunalı, 45 yaşlarında bir adamla flört ediyor ve denizde oynaşıyordu. Seyyal Taner ise sakallı bir arkadaşıyla -sanırım bateristi idi- geziyordu. Bunlar da 20'li yaşlarıma denk geliyor.

-1989 yılında (22 yaşımda) İstanbul'a gelmemle birlikte ünlülerle karşılaşma ihtimallerim de yükselmiş oldu. İlk hatırladığım Şifo Memet'tir. Sonradan yanan Şişli Gazi Sineması'na gelmişti kendisinden 20 cm uzun bir kızla. Aslında Şifo ile karşılaşmamız ilk değildi. 21 yaşımdayken Kahramanmaraş'ta, takımın 1. Lige yükseldiği sezon sonu maçında sahada görmüştüm. Hayatımda ilk gittiğim maçtı. (Ondan sonra bir tane daha gittim:))

-Yine sinemada gördüğüm bir diğer ünlü de Gani Müjde'dir. O da kendinden uzun ve esmer bir güzelle, yüksek sesle gülerek filmi izlemiş aralarda da sesli konuşmuştu.

-Sinemada gördüğüm diğer ünlülerden biri Süleyman Turan'dı. Önümde oturuyordu sinemada ve adamın ensesindeki saçlar haricinde tepesindeki saçların peruk mu ekme saç mı olduğunu düşünüp durmuştum.

- 1990 yıllarında iş yerim Şişli'de idi ve bir gün Şişli'den Nişantaşı'na dönen sapakta bir anda Fatma Girik'le burun buruna geldim. Yalancı bir gülümseme ile halka karanfil dağıtıyordu.

-1991-1992 yıllarında Yedikule Konserleri serisinde Eda ve Metin Özülkü'yü çoluk çombalak jiplerinden inerken, Jale'yi ise azman sevgilisi ile görmüştüm.

-1994 yılında müdürüme gelen davetiye ile AKM'de Yolcu filminin galasına gittim. Müjde Ar, Sezen Aksu, Levent Yüksel ve Sertap Erener'i gördüm. Sertap günlük kıyafetleri içersinde bir kız çocuğundna farksızdı. Müjde Ar'dan gözümü alamadığımı iyi hatırlıyorum.

-2000'lerde gittiğim lokantalarda birileri ile karşılaşır oldum. Hacı Abdullah Lokantası'nda Tarık Akan'ı, Sahan'da Ahu Tuğba yan masamda dostları ile yemek yiyordu. Ahu Tuğba'nın ne kadar bronz ve çirkin göründüğünü anlatamam.

-Bir gün -sanırım 1997'de- arabayla giderken arabasında cep telefonuyla konuşan Sibel Turnagöl'e rastgelmiştim. Bir ton makyaj vardı yüzünde. Yine arabayla geçerken Nişantaşı'nda gördüğüm diğer güzel Hande Ataizi idi ve oldukça kısa boylu oldukları aklıma kazınmış.

-Bunca ünlü arasında beni çok etkileyen kişi: Haşmet Babaoğlu'dur. Karizması hale gibi önünden gidiyordu Kanyon'da gördüğümde. Bakışları ise duvarları deliyordu.

-Bankamın düzenlediği yılbaşı yemeklerinde Hülya Avşar, İbrahim Tatlıses, Sibel Can, Gülşen, Demet Akalın sahne aldı. Hülya Avşar'ın kısa boylu olmasına karşın, ekranda göründüğünden zayıf olması ilginçti. Aramızda dolaşırken kalkıp yol verdim diye bana abartılı mimiklerle "centilmenliğine şaşırdım" mesajı vermişti.

-Mutlaka ki son 10 yılda rastladığım çok kişi var ama bir tek kişi ile samimiyim ünlülerden : Figen Evren. Birlikte gazete çıkardık. Yazları da Bozcaada'da görüşüyoruz. Kendisini Bir Demet Tiyatro ve Arka Sokaklar'dan hatırlarsınız.

Eveet buraya kadar gelebildiyseniz mim sorusunu okuma ve cevaplama şerefine erişmişsiniz demektir. Soru şu:

İlk kez yakından hangi ünlüyü, ne zaman, nerede, ne yaparken görmüştünüz? Tepkiniz ne olmuştu?

Sobelediklerim beni takip eden 86 kişi:))))))

18 Şubat 2011 Cuma

Paskalya kızı

Dün paskalya yumurtası-pipet sorusu sormuştum. Farklı cevaplar aldım.

Aşağıdaki linke tıkladığınızda karşınızda bir animasyon belirecek. Dansçı bir kız kendi etrafında dönüyor. İnternette sağ ve sol beyin testi olarak geçen bu illüzyonda kızın dönüş yönü herkese göre farklı oluyormuş. Eğer dönüş yönünü sağa doğru görüyorsanız beyninizin sol tarafını (analizci, mantıkçı,sayısal), eğer sola doğru döndüğünü görüyorsanız beyninizin sağ tarafını (sanatsal) kullanıyormuşsunuz. Yoğunlaşıp düşünce şeklimi değiştirdiğimde iki tarafa da döndürülebiliyor. Hatta başınızı sağ tarafa yatırırsanız sağa, sola yatırırsanız sola dönebiliyor. Ya da bilmiyorum ne kadar gerçekçi ama sanat ile ilgili şeyler düşündüğünüzde sola, kafanızda matematiksel işlemler yaptığınızda sağa dönüyor.http://www.i-am-bored.com/bored_link.cfm?link_id=25642

Hayat Bir Öyküdür

Kısa öyküler yazıyorum kurmaca...
Ama hayat garip öykülerle dolu...
Bugünkü haberlerden derlediğim iki garip öyküyü paylaşıyorum sizinle:
"Trabzon'un Tonya ilçesinde hayatını kaybeden 88 yaşındaki emekli imam Mehmet Ali Öner'in, ölmeden 1 hafta önce kendi sesiyle okuyarak banta kaydettiği selası ve ölüm ilanı, vefatının ardından cami hoparlöründen yayınlandı."
***
"Urla’da 2005 yılında Funda İşsiz’i bıçakla öldürüp cesedini kullanılmayan derin dondurucuya saklayan Celalettin Erkal yargılama sonunda ömür boyu hapse mahkum olmuştu. Ancak davanın Yargıtay süreci 5 yılda tamamlanmadığı için 3 Ocak’de yürürlüğe giren tutukluluk CMK’nin 102’nci madde gereği serbest bırakılmıştı. Tahliyeden yaklaşık bir ay sonra basının konuyu duyup haber yapmasıyla konu kamuoyunun gündemine taşınmış, Yargıtay 1. Ceza Dairesi bir gün sonra cezayı onayınca Erkal’ın 38 günlük özgürlüğü sona ermiş ve yeniden cezaevine konmuştu.
'TESTERE FİLMİ YAKTI
Celalettin Erkal’ın babası Selçuk Erkal, olayların arkasından ilk kez konuştu. Oğlunun 'Testere' filminden etkilenip cinayetleri işlediği iddiasını reddeden Selçuk Erkal, bu unsurun kullanılarak oğluna karşı linç kampanyası düzenlendiğini öne sürdü. Selçuk Erkal, "Evde tek başına kaldığında korku filmi seyredemeyen, bir böceği bile eline alıp tutamayan oğlum sanki elinde testere ile dolaşan bir katilmiş gibi gösteriliyor. Tahliye olduktan sonra eli testereli gösterilen oğlumun sanki yine testere ile başkalarını öldürecekmiş gibi gösterildi. Oysa ne polis, ne savcılık, ne de mahkeme tutanaklarında 'Testere' filmi ile ilgili bir kelime geçmiyor. Olayın olduğu sırada tanık gösterilen bir kişinin ağzında böyle bir kelime çıkmış. Oğlumla cinayet sırasında, cezaevinde ve tahliye olduktan sonra her zaman 'Testere' filmini seyredip seyretmediğini sordum. Bana yemin etti ve böyle bir şeyin nereden çıktığını kendisinin de bilmediğini söyledi. Oğlumu Testere filmi yaktı. Eğer testere kelimesi geçmese oğlum sıradan bir cinayet sanığıymış gibi yargılanacaktı" dedi.
'OĞLUMU BEN TESLİM ETTİM'
Oğlunun yaptığını kesinlikle desteklemediğini hatta polise kendi eliyle teslim ettiğini söyleyen baba Selçuk Erkal, şöyle konuştu:
"Öldürülen ailenin acısını inanın çok içten yaşıyor ve onları anlıyorum. Oğlumun yaptığını kesinlikle desteklemiyorum. İşlediği suçun cezasını sonuna kadar çekecek. Mağdur aile kadar bizim de ciğerimiz yanıyor. Hem giden 16 yaşındaki Funda için, hem hayatının baharını cezaevinden geçirecek olan oğlum için üzüntü duyuyoruz. Oğlum Ocak’ta tahliye edince tepki olur diye Menemen’de birlikte yaşamak için yeni bir ev kiraladık. Bu olay 28 gün sonra medyada duyuldu. Bunun üzerine gazeteler ve televizyonlar acılı aileden görüşler alarak tahliye kararına tepki gösterildi. Kamuoyunda bir anda linç kampanyası başlatıldı. Yargıtay gazeteler ve televizyon haberleri üzerine kararı bir günde onadı. Oğlum evde badana yaparken polis kapıyı çaldı. İçeri girdiklerinde oğlumun badanalı ellerini yıkamasına bile izin vermeden alıp götürdüler. Oğlum keşke tahliye olmasaydı. Onun ve bizim psikolojiimiz tamamen bozuldu. Oğlum kendisi aynı şeyi söyledi. Bana ’Baba hiç olmazsa Muğla cezaevine alışmıştım. Keşke beni hiç salmasalardı ve 5 yıl önce yaşanan aynı şeyleri yaşamasaydım’ dedi. Bir kez daha altını çiziyorum oğlum seyretmediği bir film yüzünden kamuoyunda ’Testereli katil’ ilan edildi."
'FUNDA'NIN MEZARINA GİDİYORUZ'
Cinayetten sonra Urla İlçesi’nden ayrılmadığını ve tepkilere rağmen orada yaşamayı sürdürdüğünü belirten Selçuk Erkal şunları söyledi:
"Eşimle birlikte aynı yerde yaşıyorum. Mümkün olduğunca acılı aile ile karşı karşıya gelmemek için çalışıyorum. Onların acısı inanın tarif edilemez. Gösterdikleri her türlü tepkiye hak veriyorum. Sonuçta gencecik bir kız çocuklarını kaybettiler. Ben ve eşim bayramlarda mezar ziyaretine giderken mutlaka Funda’nın da mezarına giderek Kur'an okuyoruz. Oğlum Funda’yı çok seviyordu. Kıskançlık yüzünden öldürdü. Onu öldürmesine rağmen hala onun ruhu ile yaşıyor. Onu unutamıyor. Yaptığından çok pişmanlık duyuyor. ’Eğer zamanı geri almak mümkün olsa ve o an bir kez daha yaşansa, ölen kişi Funda değil de ben olmak isterim’ diyor. Funda’yı rüyasında gördüğünü ve onun hatırlarıyla yaşadığını söylüyor. Funda’yı öldürdüğünü için de ’Ben cezamı belki tutuklu kalarak çekeceğim ancak, öbür dünyada onun hesabını nasıl vereceğim baba?’ diyor. Oğlum katil olabilir ancak, eli testereli bir cani değildir. Suçu neyse çekecek. Onu o konuda hiç bir zaman savunmam."

17 Şubat 2011 Perşembe

Öğğğğğ düllendim ben gidip yüzümü yıkiim bi koşu:D


Aynadaki Aksim ödülledi beni (Lafa bakınız:P "ödülledi beni") Aynadaki Aksim ödülledi deyince de kendi kendime ödül vermiş gibi anlaşılıyom:D off...
Neyse benim yüzümde gülücüklere yol açan kim? Hımm o var, şu var, bu var, onu çık, ona ödül zaten verilmiş, o olmaz, danışıklı dövüş olur. Hah buldum. Berna'ya vereyim de bloguna ısınsın tekrar. Berna! Çabuk bloguna koş ödülledim seni.

Paskalya Yumurtaları

Yumurta mı görüyorsunuz pipet mi? Mutlaka yorum bekliyorum.
PEKİ YA ŞİMDİ?

Huzur

Foto: İrfan Kurt
Bu aralar şükrediyorum sürekli. Yaşamımda çok kısa sürede olumlu gelişmeler oldu. Huzur budur!

11 Şubat 2011 Cuma

Aşk Neyi Sever?

Kadınlar ne ister? gibi oldu biraz... Aşk neyi sever? Tesadüfleri seviyormuş Ömer Faruk Sorak'a göre. Gittim-gördüm-ağladım:) Daha eleştirel bir yorum duymak isteyen için şurayı tıklayın!

4 Şubat 2011 Cuma

3 Şubat 2011 Perşembe

Tokat gibi...

Defne'nin kaybı tokat gibi geldi. İyi de oldu. Hepimiz öleceğiz. Hepimiz... Bunu öğrenmeliyiz!
Yılmaz Özdil gazetecilik dersini vermiş kendisini eleştirerek. Merak ederseniz okuyun:
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/16921260.asp?yazarid=249&gid=61

28 Ocak 2011 Cuma

Garip Çiçekler Serisi-3


Oha diyom. Bööle bi ot varmış. Adı mı? Çok komik: KARNIYARIK OTU:))))))
Biraz kırçiçeği biraz şifalı otlara kayacağım bugün. Bu güzel çiçeğin adı: GÖZLÜK OTU. Gözrahatsızlıklarına birebirmiş.













Bu otu tanıyorum. Küçükken vardı yaşadığım yerde. Dokunduktan 2 dakika sonra değdim diye küser böyle yapraklarını toplardı. Bu yüzden adı: KÜSTÜM OTU'dur.



Ne güzel görünüyor değil mi? Diyelim ki bunlardan bir buket yapıp sevgilinize verdiniz. Kız da aa ne güzeeel, adı neee? dedi. Şeyy... MAYASIL ÇİÇEĞİ hayatım. İğrençsın Tanııll!


Bu garip çiçeğin adı Ceset çiçeği. Hoş görüntüsüne aldnmayın ceset gibi kokuyormuş ve yeryüzündeki en büyük çiçek.