11 Ocak 2012 Çarşamba

OKUMA ATEŞİ



Yüreğime ne zaman düşmüştü okuma ateşi bilmiyorum. Annemin bize mama pişirirken niş şeklindeki ocak yerinin perdesini tutuşturduğunu dinleyerek büyüdüğüme göre, bu güzel alışkanlık annemden miras olmalı. Ama öyle güzel bir ateşti ki okuyacak şey bulamayınca -hele zaman geçmeyen küçük bir kasabadaysan- okunacak şeyi yaratmayı da biliyor insan.

Mesela, komşuların kapılarına atmak için bıraktığı Elele, Cosmopolitan, Hey, Ses, Hayat gibi dergileri bu iş için biçilmez kaftandır. O yılın moda renklerini, çocuğunuz eşcinsel olursa ne yapmanız gerektiğini, Hulusi Kentmen’in kaç filmde oynadığını, hangi yüze ne tür bir göz makyajının yakıştığını bu şekilde öğrenirsiniz. Bir müddet antik değeri de olan bu dergileri saklamanın zevkini tatsanız da anneniz bir bahar temizliğinde veya soba tutuşturma seansında hazinenizi yerle bir edivermiştir. Bir dönem terzilik yapan annemşn Burda dergileri de resimleri ve yaratıcı fikirleriyle yarenlik etmiştir boş zamanlarımda.

Diğer yandan kesekağıdı kullanmayan bakkal veya manavdan gelen ambalaj yapılmış dergi parçalarını okumak bir nebze olsun can sıkıntınızı giderse de ya makale yarım kaldığından, ya da çürük meyve mürekkebi dağıttığından konunun tamamına vakıf olamazsınız. Alabildiğiniz bir damla bilgi, içindeki ezik çileğin kokusuyla beyninize fişlenmiştir artık.

Komşu kızların elden ele geçirdiği Beyaz Dizi, Pembe Dizi gibi erotik-romantik serileri, sizi çiftliğe yeni gelen yakışıklı kahyaya yapılan kaprisler ve erotik oyunlar, ani öpüşlerle oyalayıp ergenliğe geçiş döneminde tuhaf ruh hallerine sürükler. Hormonlarınızın adrenalin pompaladığı bu dönemde harfler, kanınızı daha büyük debi kazandırır. Ama o furyanın diğer kötü yanı da her kitabın bir öğle uykusu zamanında tüketilmesi idi. Oldum olası çabuk tükenen kitaplar beni üzer çünkü.

Dükkan için babamın aldığı tarihi geçmiş gazetelerini okumuştum mesela. Üçüncü sayfa haberleri, bulmacalar, cinsel sorunlar köşesi, Karaoğlan veya Çoban Çantasi gibi serileri, bir kaç gün üst üste yapılan röportajları hatırlarım.

Evin bir köşesinde saklı annemle babamın aşk mektuplarını da okudum. Ne kadar bize yasak da olsalar aşk çocuğu olduğunu bilmek, 1960’lar Türkçesi ile zarif iltifatları, zamanın getirdiği olanaksızlıkları, özlemleri kağıt üzerinde görüp anne ve babana farklı bir gözle bakmak çok özel bir duygudur. Çünkü o ana kadar akşama ne pişireceğini, ay sonunu nasıl getireceğini, erken yatman konusunda klasik cümleler içine hapsettiğin anne-baba rolünün aslında romantik ve insan yanını görüp, vakti zamanından kendinden çok da farklı olmadığının ayırtına varırsın.

Gazetelerin kuponla verdiği kitap serileri haricinde fasikül fasikül abone olduğum ansiklopedileri de hatırlarım. Ansiklopedi okumak zevklidir. Kuzenlerden ve ablamdan kalan ansiklopedilerden ilginç bilgiler edinirsin. Hatta iki arkadaş çok güzel bilgi yarışması yapabilirsin.

Ah... zamanı geçmiş veya geçmemiş duvar takvimlerini nasıl unuturum? Faydalı bilgiler, yemek tarifleri, özlü sözler, fıkralar, dini kıssalar, maniler, şiirler, yeni doğan çocuğa isimler... Neler öğrenmez ki insan. Babam, anneme ne pişirelim dediğinde hemen de atılırdım bilgiçce.

Ticani tarikatı liderinin yazıp, ücretsiz dağıttığı dini kitaplara dadanmıştım bir ara. İçlerinde avret yerimi şişmanlıktan traş edemiyorum, eşim etse olur mu hocam diye soran bir adam vardı mesela...

Babamın işyerindeki 1960 baskı Büyük Türkçe Sözlüğü de onunla geçirmem gereken zorunlu saatlerde en büyük eğlencem olmuştu.

Annemin yıllarca atmadığı kartpostal ve düğün davetiyelerini okuduğumu bilirim. Ne eğlenceli, ne enteresan ne yaratıcıdır onlar... Çöplüklerden temiz gazete-dergi aldığımı da...

En acı şeylerden biri zaten sınırlı sayıdaki kütüphaneni başkalarına açıp utancından geri isteyememektir. Çok net hatırladığım diğer bir olayda bir bavul kitabı, aile dostu bir ağabeyle değiştokuş edip, bir daha o kitapların yüzünü görememektir.


UNUTTUĞUM BİR ŞEY KALDI MI? SİZ NE OKURDUNUZ ÇARESİZLİKTEN?

2 yorum:

HerbiRenk dedi ki...

benim okuma alışkanlığım Çalıkuşu ile başladı, hiç unutmam öyle sevmişti ki R. N. Güntekin'in Çalıkuşunu gece fenerle okurdum annemlerin yeter artık dedikleri noktada ve o kitabı bir arkadaşıma ödünç vermiştim tabi ki bir daha yüzünü göremediğim kitaplar arasına girdi:(

nesimi dedi ki...

bu yazıya kendi okuma hatıralarımla hem katkı sunmak hemde hissiyatımı paylaşmk için geniş bir zamanımda bir yorum borcu altına alıyorum kendimi..selam ve sevgiyle..