23 Mart 2010 Salı

MİZANTROP (Öykü)

Mor kadife elbisemin yakasına pembeli-morlu tüylerden oluşan iğnemi tutturup, artık kaleydeskop olmuş -bir öfke patlamasında çatlattığım- antik aynaya baktığımda, gördüğüm şey, bayat kolyozlar gibi feri gitmiş gözlerim ve mizantropluğumdu.

Paris'ten 2. yılın sömestr tatilinde gelip de, beni evden dışarı çıkmak için ikna edici sözcük dağarcığı tükettiğinde, kardeşimin usanç ve hakaretle bana bahşettiği bir sözcüktü mizantrop. Bu sözcüğü hakaret gibi bile görmeyip öyle yadsımış, içselleştirmiş durumdayım ki, kulak arkası papatyam gibi sık sık koklayasım geliyor. İçselleştirmek bir parça sorumluluk da içerdiğinden olsa gerek, özenle mizantropluğuma sımsıkı sarılıyorum. Hiç bir zaman topluma karışmayı sevmedim, sevemedim. Bu bir küçük görme değil, düpedüz nefret... Ne onların alaycı bakışlarına katlanabiliyorum, ne imalı konuşmalarına, ne bayağı muhabbetlerine, ne göstermelik nezaketlerine... Beni terslemeleri bile daha az canımı yakar. Tüm bu bıkkınlık ve nefretim tortop olup kocaman bir suskunluğa dönüşürken, ortaya çıkan tablo, şaşı bak-şaşır tablosundaki üç boyutlu resmi görememişliğin çaresizliğine kapılan beyninin hep aynı yönünü kullanan insanlar gibi, en çok annemi üzüyordu. Ve bana baktığında gördüğü bu resimsizlik, onu içimdeki uzun ve kapıları sımsıkı kapalı holden geçirip, hep aynı arka kapıya çıkarıyordu: "evde kalan kız kurusu".

Oysa zerre kadar korkutmayan şey varsa o da evde kalmaktır. Ama "kız kurusu" lafı bana "insanları çıplak gösteren gözlük" kadar fos, içiboş ve anlamsız gelir. İçimin zenginliğini, güzelliklerini onlara göstermeye niyetli değilim ama biri çıkıp keşfetsin de isterim. Bunu tutkuyla istememe karşın, geçen seneye kadar attığım hiç bir somut adım yokken, Paris'ten büyük bir sürprizle dönen kardeşimle hayatımın tamamen değiştiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Susmak bilmeyen ve onu dinlerken yorulduğum Nejat, bana getirdiği taşınabilir bilgisayarı, işlevlerini, sosyal iletişim sitelerini, sanal alemi, porno siteleri, elektronik mektup adresi almayı, haberleşmeyi, sanal kitaplıkları, sanal platformları ballandıra ballandıra anlatırken, gerçek ismini vermeden takma bir ad, sahte bir resimle içinden geçenleri paylaşabileceğim blog dünyasından bahsedince, bir an da olsa heyecan duymuştum. Ona zerre kadar bunu yansıtmadan sözünün bitmesini ve yeni oyuncağımla başbaşa kalacağım anın gelmesini bekledim. Bunca yıl okuduğum binlerce kitap, izlediğim yüzlerce film, çizdiğim yüzlerce resim, hepsi birden kapıma doluşup koçboynuzu ile kırmayı denemiş gibiydiler.

Elbette ki açtığım blogun adı belliydi: mizantrop. Bana ait bir alana yazdığım ilk cümle de "ben bir mizantropum" olmuştu. Cinsiyetim kısmını da boş bıraktığım ve bir tırtıl resmi koyduğum sayfamın yankıları ses getirmeye başladığında yalnız olmağımı, bana benzeyen birilerinin varlığından haberdar olmak şaşırtmış ve etkilemişti.

Mizantropluğumun temellerinin tek haneli yaşlarımda atıldığının da farkındaydım. İnsanlardan kaçıyordum. Bir erkek çocuğu gibi yetiştirilmiş olmama karşın, kız olduğumun doğduğumdan beri farkındaydım ve anneme bundan bahsettiğimde, tüm ailemle beraber sıkıcı bir sürecin ortasına düşmüştük. Böylece 18 yaşıma kadar süren sıkıcı terapi günlerimiz de başlamış, yaşadığımız şehri terkederek bu küçük şehre geldiğimizde başlayan çileli yolculuk, ameliyatımdan sonra daha da çekilmez hale gelmişti. Bu şehirde tarihçemi bilen hiç kimse olmamasına karşın, muhatap olduğumuz kısıtlı çevrenin bana dar gelmesi kendi "makberimi kazmama" yol açmaya yetmişti. Çift cinsiyetli olduğumu bildiği halde bunu görmezden gelen annem, babam ve teyzem nihayet beni bir kız olarak kabul etmişlerdi. Sıkıntılı süreç boyunca dışarı çıkmama fazla izin vermeyen tutumları beni kitaplara ve filmlere bağlanmaya itmişti. Nejat ise aramızdaki yaş farkı nedeniyle bu yaşadıklarımı bilmese de benim narin yapım nedeniyle zaten hiç bir zaman bir erkek gibi görmemişti. Yaş farkımıza rağmen en yakın arkadaşım ve dışaaçıklığı nedeni ile de dünyaya açılan kapım olmuştu. Nejat Parislere üniversiteye gönderilirken, liseyi bitirdikten sonra öğrenim hayatı sona eren benim için açtığı bu kapı, işte bu yüzden önemliydi.

Böylece blogumda içimin zenginlikleri tek tek sahneye çıkmaya başladığında, bana düşüncelerim, sahip olduklarım nedeniyle değer veren insanlarla dolmaya başlamıştı. Henüz iki elin parmaklarını aşmadığı bir safhada birin yazdığı bir yorum diğerlerinden farklı olduğunu hissettirmişti. Bıraktığı ayakizinin peşinden giderek karşılaştığım yeni dünya da beni büyülemişti. Sylvia Plath ya da Nilgün Marmara gibi hayata ölümüyle imza atarak gitmeyi düşünürken, kalmak, daha çok kalmak istiyordum şimdi. Böylece aramızdaki özel bağ giderek güçlenerek bizi bugünlere getirdi. Onun bir erkek, benim de bir kız olduğumu itiraf aşamasında, adını aşktan da öte bir şey koymak istedik. Mizantropaşk böyle çıktı ortaya. Artık ikimize de sadece yazışmak yetmemeye başlamıştı. Birbirimiz görmeden bağlanmış olmak, aynı korkulu sancıyı hissetmemize yol açmış, bunun paylaşılabilir ve benzeş olması ise sancıyı bir nebze hafifletmişti. Sesini duymaktan bile korkuyorken, bir yemek yeme fikrini kabullenmem günlerimi aldı. Anneme böyle bir şey söylediğimde kadıncağız korktu doğal olarak. Hırlısı ve hırsızını gösterirdi onun kaleydeskopu sadece. Nejat, coştu ve beni daha da coşturdu. Bir holigan gibi yüzünü boyayıp etrafımda döndü hatta.

İşte şimdi buluşma ve maskeleri kaldırma zamanı. Kalkıp gidiyorum kaderime. Bir damla su vermek için kolyoz gözlerime onun yazdıklarını okudum. Gülümsedim. Kaleydeskop aynada bin gülüş, bin göz gülümsedi bana. Sırtımı dikleştirdim ve çıktım sokağa.

9 yorum:

SeRiOuuS dedi ki...

Devamı ne zaman _?

kremkaramel dedi ki...

Öykü orada bitiyor benim için, gerisi okuyucuya kalmış.

SeRiOuuS dedi ki...

Desene gerisini çıkmadı :P

o halde biraz eleştiri yapıyım; öykün, genel hatlarıyla güzel ama özellikle başlarda farklı kelimeler kullanacam diye kasmış gibi geldin bana buda öyküyü bence yormuş ağırlaştırmış. Anlatmak istediğini farlılıktan ziyade daha sade ve yerinde kelimelerle daha güzel aktarabilirdin bence.
Edebiyatta öykü ne diye geçer bilmem ben gelişi güzel yazanlardanım bana göre her yazının bir sonucu olur sen ortada bırakmışsın öykünü, buda okurda bir tatminsizlik oluşturuyor haliyle.

Bu arada bu mizantrop ne demek öyle bir kelime gerçekten var mı çok okuyan mı bilir çok gören mi bu 3 ünün cevabını istiyorum, sevgiler.

kremkaramel dedi ki...

Klasik öykücülük için dediklerine katılabilirim. Öykü mutlaka bir sonuçla bitmek zorunda değil.Bunun bir sürü örneğini görüyoruz artık.

mizantrop için www.tdk.org.tr'ye buyrun bakın:)

Berna dedi ki...

merdümgiriz desen anlıycaz halbuki.

Berna dedi ki...

pubizm nedir onu da buldum. :)

Berna dedi ki...

Bu kurgu. Ama ben kurguda bile mantık ararım. Kız kardeşine getirdiği bilgisayarla interneti, imkanlarını anlatan bir erkek kardeş porno sitelerinden bahsetmez kanımca. Hele ballandıra ballandıra hiç anlatmaz. Dışaaçık bir profili olması Nejat'ın bu mizantropa bunu yaptığına beni ikna edemedi. Pornoyu kendin keşfedersin.

Buarada gerçeğe çok yakın bir öykü olduğunu belirtmek isterim, bir çift cinsiyetlinin ağzından buna çok yakın kendi öyküsünü okudum.

Nilgün Marmara'nın öldüğünü bilmiyordum, kaldı ki intihar etmiş olması.. öykün bunu öğrenmeme de aracı oldu.

Eline sağlık.

Coach Bear dedi ki...

bismilla.
sen uçucan bak diyim sana;
milyonlar takip edecek seni,
her gün tanışma teklifleri alacaksın,
gözüne kestirecek seni millet
sen benimsin karameğğlll! diyecekler :)
öpüldün.

kremkaramel dedi ki...

@berna

Nejat'tan kardeşinin çift cinsiyetli olduğu filan saklanmamış hiç. Nejat onun tek arkadaşı ve onu narin hallerine karşın, bir erkek arkadaş gibi görüyor.Porno siteleri de tek tek göstermiyor, sadece insanların rahatça cinsel kimliklerini hatta bedenlerini sergileyebildiklerinden bahsediyor. tutup da açmıyor yani:))